Kendine Meydan Okuyan Adam

Standard

Geçenlerde üniversiteye giriş sınavının sonuçları açıklanmış ve tam puan alan bir öğrencinin sözleri gündeme roket gibi düşmüştü: hayvan gibi çalıştım. Kibarlıktan ve nezaketten kırım kırım kırılan aktüel hayatımız için kaba saba bir laftı bu ve her kesimden eleştiriler geldi.

Acaba başarmak için odaklanmak ve bu kardeşimiz gibi insanlık sınırlarını zorlayarak çalışmak zaruri mi? Nereye gittiğini bilmeden, sadece içinden geleni yapan ve sonunda bir devrimin kahramanı olmuş olan tutkulu insanlarla dolu tarih. O nedenle bu tür başarı hikâyelerinden ibret almak yerine… kendi yolumuzu çizecek motivasyonu bulmalıyız belki.

Çünkü başarı başkasından bize naklen gelmeyecek, içimizden çıkacak.

Bugün kahramanımız, bir adam.

image

Avrupa Parlementosu’nun komünist üyelerinden Nils. Babası bir şâirdi bu entelektüel adamın. Yine aynı dünya görüşündeki Anna ile evlendi.

image

Pek anlaşamadılar. Sürekli Moskova’yı ziyaret edip, damardan komünizm alıyordu. Sonuçta o da kariyerini inşa ediyordu. Parçalanmış âilede biri erkek, diğeri kız iki çocuk ise birbiriyle didişerek çocukluğun neşesini çıkarıyordu.

Heisenberg şekilli Nils’i anlatmayacağız tabi ki size efendim. Hikâyemiz, bu çocuklardan büyük olanın hikâyesi.

Helsinki’nin tezenesi, Kernel’lerin bi’ tanesi, Anna ve Nils oğlu Torvalds’lardan, Linus’un hikâyesi.

image

Buyrun.

Linus için dâr-ı dünya, 1969’da Fin başkenti Helsinki’de başladı. Babasını çok görmedi; annesiyle ve üniversitede bir istatistik profesörü olan dedesiyle takıldı. Matematik kurdunun zehir gibi matematiği, dededen geliyordu besbelli.

Dedesinin şahsi kullanım için aldığı PC öncesi çağa ait bilgisayarlarla programlamanın haz dolu evrenine geri dönemeyeceği bir adımı atıyordu Linus. Assembly komutlarıyla program yazmaya daha çocuk yaşında merak saldı. Yaşıtları Helsinki’nin soğuk hayatını doya doya yaşarken, bu insan sıcak odasında sadece makinelerle ve kodla meşguldü. Babasının eğlenceye, ortamlara akmaya yönelik teşvikleri hiç mi hiç fayda etmedi. Linus, bugün de olduğu gibi kafasının dikine gidiyordu.

Kardeşi Sarah ile de anlaşamadığı bir gerçek. Aslında Linus’un anlaşabildiği insan sayılı olduğu için, bu gayet normal.

image

Elbette üniversite çağına geldiğinde gideceği okul ve branş belliydi: Helsinki Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği.

Adam matematik ve programlama dehası olduğu için dersler yağ gibi aktı. Üçüncü sınıfta Amerika’dan, Bell laboratuvarlarından süzülüp gelen C’yi öğrendi. Ve kafayı Tanenbaum’un Operating Systemskitabına kilitledi. Makineye doğrudan hükmeden kodlar yazmak ve CPU üzerinde çalışmak ona dünyanın en önemli meşgalesiydi.

Ama ortada adam vardı, bilgi vardı; adam gibi bilgisayar yoktu. Kuzey ülkelerindeki mahrumiyet yılları.

Üniversite son sınıfta (1991), taksitle 3500 dolara bir 386 PC aldı. İlk iş olarak PC’deki MS-DOS’u sildi. (Microsoft’u ilk silişi olmayacaktı bu). Allah’ım ne yükleyebilirdi bu PC’ye.

O dönemler UNIX adlı bir işletim sistemi, sadece üniversitelerin kullanımına açılmış ve kafeste tutulan bir varlıktı. Eve götüremediğiniz, hiçbir şeye yükleyemediğiniz… Mona Lisa tablosu. Linus, UNIX’i, arkasındaki felsefeyi çok sevse bile ona erişemiyordu, ulaşamıyordu. Ulaşmak istese binlerce dolar tutuyordu.

Karacaoğlan, “ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca” diyerek Linus’un derdini özetliyordu.

UNIX güzeldi ama kimsenin değildi. AT&T yasal sıkıntılardan dolayı yazdığı mükemmel işletim sistemini kendi bile makine üretip kullanamıyordu. Berkeley üniversitesindeki UNIX’ten türetilen versiyon, BSD (Berkeley Software Distribution) ise AT&T’nin lisans hakkı davasıyla yüzleşecekti.

Evrende bir “işletim sistemi” sıkışması yaşanıyordu adeta. Bu dağdağada – bedava mı özgür mü olduğuna karar veremediğim – “Free Software” hareketi baş göstermişti ve Richard Stallman adlı tarikat lideri GNU (GNU not UNIX) diyerek ticari işletim sistemlerine ve yazılım endüstrisine meydan okuyordu.

Buhran devam ediyordu. Transistörler ağlıyordu.

Linus, bu karmaşada PC’sine yükleyecek bir işletim sistemi arayışında kıvranırken, Tanenbaum’un MINIX’i geldi aklına. Üstad, Operating Systems kitabının eğitici materyali olarak bu eğitici işletim sistemi prototipini 16 disketle isteyene gönderiyordu.

MINIX, Helsinki’ye bir ayda geldi. Linus beklemekten zeytin ağacı oldu.

MINIX’i kurdu. O da nesi! MINIX bazı yönlerden iyi olsa bile, çoğunlukla berbattı. Lisans gereği de gelişmiyordu, önemli kısımlarının kodu saklıydı. Ancak başka geliştiricilerin dağıttığı yamalarla adama dönüyordu. Linus da yamalarla MINIX’i biraz adam etti.

Terminal emulatörü ile üniversiteye bağlanıp duyuruları okuyor ve haber grubuna takılıyordu. Ama bu emülatör canını sıkıyordu. Adam programcıydı. CPU’yu seviyordu. Neden bir emülatör de kendi yazmasındı? Helsinki’nin karpuz çatlatan kışında ne yapılırdı başka?

İşte yine bir dönüm noktası. Yine bir meydan okuma.

Linus, yazacağı terminal emülatörünü MINIX üzerinde bir uygulama olarak yazabilirdi. Yapmadı. Meydan okumayı seçti ve CPU üzerinde doğrudan çalışacak bir emülatöre karar verdi. PC mimarisini böylelikle daha yakından tanıyacak, görecekti. Bu prototip, onun da dünyanın da dengesini değiştirecekti.

Minix’te yazıp derliyor, diskete yazıyor ve BIOS’tan direk kendi emülatörüne geçiyordu. Üniversiteye bağlanıp, kendi yazdığı emülatörle keyifli okumalar yapıyordu. Fevkalade bir gururla. Bu gururu ancak programcılar anlar değil mi?

Linus’un emülatör üzerindeki deneyleri artık büyük bir doğum sancısına doğru gidiyordu. Gönlü, sadece okuma yapabildiği bu emülatöre bir de kaydetme özelliği, yani dosya sistemine erişim özelliği de eklemek istiyordu. Okuması ve öğrenmesi gerekiyordu. POSIX standardıyla yürüyebilirdi. UNIX’e kavuşamasa da seviyordu onu.

Bir gün kafayı kırdığı bir anda tuhaf bir hata yaptı. Kendi emülatöründen üniversiteye bağlanayım derken, yanlış bir adresleme neticesi diskten MINIX’i uçurdu.

Onu buralara getiren MINIX artık yoktu. Yine iki seçenek çıktı önüne. Ya MINIX’i tekrar yüklemek. Ya da… evet. Meydan okumak. Kodu açık olmayan MINIX’teki güzel yönleri düşünüp, POSIX’e uyumlu kendi MINIX’ine başlamak.

POSIX ile belgeleri için epey kastı. Üniversitedeki bir araştırma görevlisinden yardım istedi.  O da dosyaların olduğu FTP’yi Linus’un erişimine açtı. Adamın dibisin dedi, ilk benim haberim olsun dedi. Ari Lemmke.

Linus’un aklındaki isimle Freax, hemen hemen görücüye çıkmaya hazırdı. Programcı gururuyla camiaya sunmak için sabırsızlanıyordu.

Üniversitedeki MINIX grubuna bu heyecanını şöyle duyurdu: MINIX’te ne görmek isterdiniz? Bedava bir işletim sistemi yazdığını, hobi amaçlı olduğunu, GNU gibi büyük ve profesyonel olmayacağını, tekrar edelim, GNU gibi büyük ve profesyonel olmayacağını… söyledi. Bash ve GCC hazırdı. Yani komut işleten kabuğu ve C derleyicisi ile yumurtlayabilir bir tavuk kıvamındaydı.

Linus bu yeni, taze ve “bedava” işletim sistemini artık kaynak koduyla FTP’ye koymaya hazırdı. Ari Lemmke, paylaşılan klasöre Freax değil, Linus’un kendi bilgisayarında kullandığı sürücü adını verdi: Linux.

İsimler önemlidir. O nedenle hâlâ elimizdeki Linux dağıtımlarına Linux dediğimiz için GNU camiası sinir krizleri geçiriyor.

Çünkü Linux, Linus’un elinde bir kernel olarak gelişirken insanlar bir yandan da üzerine kullanışlı araçları, uygulamacıkları taşımaya başladılar. “Kernel senden, ekosistem benden” misâli imdada GNU yatırımı yetişti. O güne kadar UNIX dünyası için üretilen GNU uygulamaları, patır patır Linux çekirdeği üzerine nakledildi. GNU’nun kendi çekirdeği sorunluydu. UNIX paralıydı. MINIX’ten adam olmuyordu. BSD engelliydi. MS-DOS, zaten rakiplerine göre sınırlıydı. Linux çekirdeği dünyadaki buhranın perdesini yavaş yavaş kaldırıyordu.

Kartlar geliyordu dünyanın dört bir yanından. Herkes merak ve heyecan içindeydi. (Herkes dediysek, “geek” tayfa). Linus’un bir kahraman olacağına işaretler oluşuyordu. Bacısı Sarah anlamıştı Linus’un gerçekten evrensel bir devrimin fitilini ateşlediğinin.

image

Linus, idealist bir insan olmadı hiçbir zaman. Nihai bir hedefi yoktu. Sadece o anı önemsiyordu. Önemsediği şey, hep daha mükemmel bir çekirdek oldu. İyi kod, kokuşmamış kod oldu.

Toplum için değil, makine için kodladı. Makine gibi kod yazdı. İnsan görmedi, yaşıtları gibi âlemlere akmadı, kod yazdı. Kendisine e-posta ile çıkma teklif eden ilk kıza da evet dedi.

Bu insan hayatında CPU’dan sonra belki de ilk defa birine sempati besledi. Şimdilerde üç çocuk annesi ve eşi olan, Finlandiyalı karate şampiyonu ve o dönem öğrencisi olan Tove’a.

Zira Linus’a üniversitesi kucak açmış ve kendisine sadece Linux’la ilgilenmesini sağlayacak bir iş vermişti. Arada da öğrencilerin e-postalarına cevap verirsin demişlerdi. Kısmet böylece ayağına geldi.

Ayrıca aldığı PC’nin kalan taksitlerini de Linux için heyecanlanan camia, aralarında para toplayıp ödedi. Allah razı olsun.

Evet, devlet (yani üniversitesi) tarafından kendisine tevdi edilen Linus’un görevi, Linux’u başka işlemci mimarilerine taşımaktı. x86 yetmezdi. Bu dünya Intel’den ibaret değildi.

İlk kızı dünyaya geldiğinde Linus’un derdi Kernel’in ikinci versiyonuydu. İkisi de güzel oldu. 1996’da, yani beşinci yılında çekirdek ikinci versiyona geçti.

Linus endüstri ile adeta tek başına savaşıyordu. Linux’un yayılan şöhretine dayanamayan MINIX’çi Tanenbaum, mikro-kernel yaklaşımını yücelten ve monolitik çekirdek olan Linux’u çöp olarak niteleyen bir salvoya girişmişti. GNU şeyhi Richard Stallman ise Linux denilen işletim sisteminin aslında GNU/Linux diye anılmasını istiyor, ekosistemimi yedirmem diyordu. Linus haklı veya haksız, bu salvolarla göğüs göğüse çarpışıyor ve bebeği, gençliği, derdi, tasası ve davası olan Linux’u savunuyordu.

Aile büyümüştü. Finlandiya ısınmıyordu. Silikon Vadisi’nde teknolojiye yön verecek yeni bir dünya kuruluyordu. Linus, Linux dağıtım şirketlerine mesafeli yaklaşıyor, birini diğerine yeğlemiyordu. Adildi adam beyler.

Linux’a hiçbir etkisi olmayan bir Amerikalı şirketin teklifine evet dedi ve Kaliforniya’nın yolunu tuttu. Transmeta, Linus’a mesai saatlerinde Linux ile ilgilenmesine imkan vermişti. Böylelikle kurumsal imajı da sükse yapmıştı. Linus’u yedirip içirip, dolaylı yoldan Linux’u besliyordu.

Linux’a katkı sağlayan camiada ise tereddütler vardı. Yoldaş Linus neden para kazanmak istemişti? Linux ne olacaktı?

Oysa endişeler yersizdi. Linus ve Linux’u kimse ayıramıyordu.

image

Dünyada Linux üzerine önemli bir iş hacmi oluşmuş ve bu işin mimarı olan adam programcı maaşıyla ev geçindiriyordu. Linux bedava ve açık kodlu bir yazılım olmasına rağmen çevresinde hizmet üzerinden doğan ciddi bir ekonomik ivme oluşmuştu. Acaba bizim Linus’a piyango ne zaman vuracaktı?

Redhat, vefasını gösterdi ve Linus’a katkılarından ötürü hisse verdi. Şirket 1999’da halka açıldığında Linus artık bir milyonerdi. Artık konuşmaya gerek yoktu. Finlandiya’da daracık ve rutubet kokulu bir odada, uykusuz ve huzursuz gecelerle başlayan meydan okuma, dünyalığı yaparak tarihsel sürecinde önemli bir eşiği geçmişti. Devrimin cüzdanı dolmuştu artık. Düğün takısı, bebek altını vs. hepsini geçmişti bu hisse vurgunu. Linus bu olaydan sonra ilk defa para için kalbinin attığını söyler.

Ve kaçınılmaz kurumsal yakınlaşma.

Microsoft, Internet Explorer ile Netscape’i ezmeye başlamıştı. Netscape sonunda havlu attı ve kodunu açarak Mozilla’yı kurdu. Bu hareket o dönem açık kodla destan yazan Linux camiasına kötü haber oldu. Çünkü Mozilla’nın başarısızlığının kendilerini de olumsuz etkileyeceğini düşündüler. Bir de “loser” bir firmanın “açık kod”a sarılmasını etik bulmadılar.

Ayrıca ilginç şeyler de oldu. O dönemdeki düzenlemeler gereği Amerika’da topraklarında yazılmış kripto kodu dışarıya çıkamıyordu. Dışarıdan da ülkeye giremiyordu. Mozilla açık kod olunca bir Avustralyalı ekibin yazdığı kripto modülü, proje için bir anlam ifade edemedi. Türkiye’de olsa bu olay, ne gülerdik değil mi katıla katıla.

1998’de Sun, ürettiği sunucularda Linux’a destek vereceğini duyurdu. Sıra IBM’deydi. Microsoft’tan hayatının şamarını yiyen IBM, rotasını Linux’a çevirdi ve parayı basacağım, Linux’a coşku katacağım dedi. Elbette öyle de oldu. Bir yandan açık kod camiası, Linux için efsane bir HTTP sunucu yazılımı geliştirdi: Apache. Bu dayanılmaz bir cazibe oluşturdu ve şu an bize internetin yarıdan fazlasını Apache takdim ediyor. Oracle ise serinin yeni halkası olarak Linux’a geçti.

Forbes, nihayet buradan bir öykü çıkarttı:

image

Bu ticari dünyanın özgür yazılıma boyun eğmesi yoksa başka bir şey miydi?

Linus, özgür yazılımın herkesin malı olduğunu söylüyor. Bir ticari işletme ile bir bireyin onun açısından farkı yok. Herkes alabilir, kullanabilir, kurcalayabilir, modifiye edebilir, üzerine bir dünya inşa edebilir.

Büyük teknoloji devlerinin, tamamen kamusal bir aktivite olarak gelişen bu çekirdeğe bu kadar tutkuyla yaklaşmalarının nedeni birden fazladır muhakkak. En önemlisi, evet, özgürlük. Elinize alıp eğip bükebildiğiniz, kararlılığını kazanmış, rüşdünü ispat etmiş bir çekirdek var. Kimse size hesap sormuyor, dava açmıyor. Makineyi bu çekirdeğe emanet edip, kendi iş modelinize odaklanıyorsunuz.

Linus, doğru zamanda doğru işi yaptı ve bir devrimin kahramanı oldu. Koduna başladığı ve şu an sadece %1.5-2’sinin yazarı olduğu çekirdeği hâlâ o yönetiyor. Camia ona saygı duyuyor, tüm huysuzluklarını sineye çekiyor ve her ne yapıyorsa Kernel için yapıyordur diye otomatik bir hüsnüzan sergiliyor. Belki de ancak böyle bir adam, küfretse bile alkışlanır.

Ruhani lider, çekirdek insanı Linus’un dünyaya armağan ettiği bir güzellik daha var. Üçüncüsü olur mu dediklerinde, adam haklı olarak “artık yeter” diyor.

2001’de Linux kodunu el yordamıyla yamalamaktan yorulan Linus, dağıtık kod kontrol için Bitkeeper kullanmaya karar verdi. Bitkeeper, 2-3 sene sonra ücretli modele geçince bu kızgın adamın kafası attı.

Yine meydan okudu. Sırf çekirdeğini dilediği gibi katılımcı şekilde geliştirebilmek için bir dağıtık kod versiyonlama sistemi yani DVCS yazdı. Git yazılalı 11 yıl oldu. Aptal, huysuz bir adam demek Git. Yine sadece şaka amaçlı bir proje gibi değil mi?

Dünya kodunu şu an o şakanın üzerinde yazıyor.

Git’i Linus yazdı, Github meşhur etti. Ama Github olmasa da Git’in bir şekilde açık kod – Linux camiasından tüm ortamlara yürüyeceğini tahmin etmek güç değil. Github, en fazla bu geçişi hızlandırmış olur.

Bir mesele daha. Linux’un masaüstündeki geri kalmışlığına cevaben Linus, Android kartını oynuyor. Cebinizdeki çekirdek benim diyor.

image

Sizlere Linus’u anlattık. Ömrünün çok az bir bölümünü kodlamadan yaşamış olan bir insanı. Bilgisayara dokunduğundan beri, donanım seviyesinde kod yazıyor. Önüne çıkan yollardan hep zor olanı seçti. Kodlamanın sanatsal yanını yüceltti. Saplantılı biçimde iyi kodun, sanatın peşinde.

İyi kod belki de her zaman yazılmaz. Ama mutlaka, her yazılan kodun daha iyisi olacaktır.

Programcının derdi de keyfi de… işte bu arayışta.

Kaynak: tahiroglu.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir